Yol Ayrımı: Turgul'un Daveti


Yol Ayrımı üzücü bir film, Yavuz Turgul’un performansı açısından üzücü. Bir Turgul filminde olması beklenen birçok unsura sahip Yol Ayrımı; Şener Şen, Cevat Çapan, Şevket Altuğ… “Azınlıklar”, akıl - gönül / rasyonel - irrasyonel çatışması, Pardayanlar, metafizik deneyim, hatta önceki filmlerinde yer alan bazı replikler bile dahil buna: “İstediklerimiz olmuyor.”* Fakat karakterlere inanmaz iseniz, onları takip etmek için yeterli gerekçe bulamazsanız ne yapabilirsiniz?

Kendi doğalarının, “yaratılışlarının” bir yansıması şeklinde konuşacaklarına, tüm karakterler, seyirciye bir bilgi aktarabilmek adına, başka bir karakterin kendilerine bir çanak soru sormasını bekliyor sanki. Yanı sıra, Av Mevsimi’nde düşülen hata burada çok daha güçlü. İnsan, bilerek mi yapıyor acaba, başka bir hesabı mı var yönetmenin diye düşünüyor, düşünmek istiyor. Olacaklar önceden öngörülebiliyor filmde; bazen, bir gelişmenin bilgisi, olay henüz gerçekleşmeden seyirciye bir kere değil, birden fazla veriliyor. Ne merak duygusu kalıyor, ne dikkate ne de zihinsel bir çabaya ihtiyaç oluyor akan görüntüleri seyretmek için. Sinemada gözlerimi birçok kez perdeden başka yerlere çevirdiğim oldu ve maalesef pişmanlık duymadım bundan. Aslında, olayların öngörülebilirliği ve böylece hikaye yerine kavramsal tartışmaya ya da hikayenin nasıl anlatıldığına odaklanma, modernist sinemanın bir stratejisidir ve gayet iyi bir biçimde işler. Yol Ayrımı'nın niyeti ise bir hikaye anlatmak. Oysa biz hikayeyi neredeyse baştan dinlemiş oluyoruz, bu yüzden hikayenin değil, filmin tamamlanmasını bekliyoruz. İşte belki de en üzücü olan bu. 

Evet, söz konusu kişi Yavuz Turgul, bu ismin ağırlığı benim için de büyük, fakat bazı sahneler sanki taslak aşamasında kalmış, kabul edilemez görünüyor ama, yeterince çalışılmamışlar gibi ya da bir şekilde, sonuç tatmin edici değil. Örneğin Nur'un Gemisi adlı mekanın varlığına inanmak güç, böyle bir mekanın var olamayacağından değil, içindeki insanlar sadece filmin gerçekliğinde yaşıyor gibiler. Bir inandırıcılık sorunu. Bu sorun filmin tamamına az veya çok yayılıyor.

Şüphesiz, inanıp inanmama arasında özel bir gerilim var Turgul'un filmlerinde. Bu hem yönetmenin romantizminden hem de akılcı olana karşı oluşturduğu tezlerinden kaynaklanıyor. Gönül Yarası'nda dolunay, Eşkıya'da muska, Gölge Oyunu'nda "gölge"nin bu açıdan bir önemi vardı. Yol Ayrımı'nda da olayların gidişini metafizik bir deneyim belirliyor. Bunun yanında, Turgul aşağı yukarı tüm filmlerinde varolan bir temele dayanıyor: Kayıp cennet arayışı. Filmdeki Yurttaş Kane göndermesi (küre - bisiklet) ve “Nur’un Gemisi” bu açıdan da anlamlı. Apartman, mahalle, aile dayanışması, kaybolan dostluklara ve ilişki sıcaklığına özlem; Muhsin Bey’den, Gönül Yarası’na, Süper Baba’dan İkinci Bahar’a Yavuz Turgul’un alamet-i farikası ve kayıp cennet duygusunun bir uzantısı. Yol Ayrımı bu duygunun peşini sürmeye devam ediyor. Bunların hepsi güzel, filmin içeriğine, özüne ve sözüne inanmaya şahsen razıyım, fakat Turgul’un yaratımı olan filme inanmakta zorlanıyorum.

150 dakikalık bu filmde, en iyi hissettiğim dakikalar, şiirsever Altan karakterinin (Rutkay Aziz) perdede olduğu dakikalardı. Onu tiyatroda, sinemada ve televizyonda izlediğimiz bunca yıldan sonra Aziz, tam anlamıyla özgün olmasa da, güçlü bir oyunculukla, oyununa farklı bir renk katmış gibi geldi bana.

Yavuz Turgul’dan Terrence Malick’e Sinema Yazıları adlı kitabımda, iki yönetmenin bazı açılardan ortak özellikler sergiliyor olduklarını ifade etmiştim. Yol Ayrımı’nı izlerken - hiç zorlanmadan - Malick’in Knight of Cups ve Song to Song filmlerini hatırladım. Malick, bu filmlerde seyirciyi daha basit bir yaşama, öze dönmeye davet ediyordu. Yol Ayrımı’nın daveti de aynı. Ancak, Turgul’un daha büyük bir cazibe üretmesi şart, yoksa bu performansla davetine kimse icabet etmeyecek. 

- Oğuzhan Ersümer


Gönül Yarası (2004)





  
                  Song to Song (2017)

                                              
                Knight of Cups (2015)

Oğuzhan Ersümer












Oğuzhan Ersümer

1975 yılında İzmir’de doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü (Yönetmenlik) mezunu. Yüksek Lisans ve Doktora öğrenimini de aynı üniversitede yine sinema alanında tamamladı.
Bilimkurgu Sinemasında Cyberpunk (Altıkırkbeş Yayınları, 2013) ve Yavuz Turgul'dan Terrence Malick’e Sinema Yazıları (Hayalperest Yayınları, 2014) kitaplarının yazarıdır.
Sinema Neyi Anlatır (Hayalperest Yay., 2015) adlı derleme kitaba Sinema Kendin Bilmektir bölümü ile katıldı. 1998 yılından bu yana Altyazı, Film Arası, Psikesinema, Hayal Perdesi, Sekans, Sinemasal, Toplumbilim, Özne Felsefe, Sufi Araştırmaları ve Koara gibi dergilerde, ayrıca beyazperde.com,
filmloverss.comotekisinema.comfilmhafizasi.com gibi sinema sitelerinde yazıları yayımlandı.
Barton Fink, Existenz, Gattaca, Pollock, Solaris, Talk Radio ve Groundhog Day gibi birçok filmle ilgili sunum ve söyleşiler gerçekleştirmiştir.
Antalya Sinema Derneği’nin “En İyi On Kısa Film” (2015) ve "En iyi 10 Kısa Animasyon" (2016) projesinin yürütücülerinden biridir. Uluslararası Antalya Sinema Günleri'nin (23-26 Şubat 2016) festival danışmanlığını gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda, Uluslararası Çok Kısa Filmler Festivali’nin (3-5 Haziran 2016) organizatörlerinden biridir.
Sinema Estetiği, Film Okuma, Sinema ve Felsefe gibi dersler vermekte olan, Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) üyesi Ersümer, Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır.

Blade Runner 2049: Bu Kez Kar Yağıyor


Yemeğinizin içine sinek düştüğünde, onu çıkarsanız da mide bulandırmaya devam eder. Blade Runner 2049’a uygulanan sansür, benzer bir etki yaptı üzerimde. Filmi izlemeden sansürünü öğrendim, bir süre için ‘sanki’ biraz kabullenmiştim. Fakat sansürle bizzat karşılaştığımda, gerçekten midem bulandı. Şimdi anlaşılan, Burak Göral’ın aktardığına göre, sineği “yerel kültürümüze saygılı olmak için”, dağıtımcı şirket Sony Pictures koymuş filmin içine. Saygılı sansür! Çok tartışılacak, tartışılması gereken bir uygulama…
Blade Runner 2049’u şu ilk izleyişimden sonra, sanırım herkesten farklı bir şey söyleyecek değilim:
Öncelikle filmi 3D izlememiş olmayı dilerdim. Gösterim koşullarındaki bilinen sorunun (görüntü karanlık!) yanısıra, üç boyut teknolojisi ve estetiğinin (bana kalırsa) henüz yeterince gelişmemiş olması, bunun temel nedeni.
Filmin harika bir görüntü yönetimi var (Evet, Roger Deakins). Otur saatlerce, günlerce analiz et. İlk filmin ‘film noir’ evreni bana daha yakın olsa da, ‘kıyamet sonrası’nı da severiz. Yani, görüntüde pek sorunumuz yok.
Temel derdim şu: Blade Runner 2049, aslında 2049 yılında geçmiyor. İçinde bulunulan yıl da, yaşanılan olaylar da, replikantlar gibi, sık sık asıllarını yankılıyor. 2019’un gölgesinden çıkamamış Denis Villeneuve. Çıkmak istememiş, çıkartmamışlar ya da her neyse. Nedeni beni ilgilendirmiyor şu an. Sinir bozucu bulduğum Star Wars: The Force Awakens gibi bir durum var ortada. Daha çok, işi seriye bağlamak için iyi bir geçiş filmine benziyor Blade Runner 2049 ve tek başına ayakta duramıyor tam olarak. Hani şu bazı mercekleri, orijinali dışında, başka marka kameralarda kullanmak için geçiş aparatları vardır ya, öyle bir şey. “O kadar da değil” diyenler için: Lütfen ama, ilk filmde ‘bütün anlar zamanla, tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi kayboluyordu, bu filmde de karda kayboluyor.’ Üstelik bu tip sahnelerin sayısı hiç az değil. İlk filmin ‘gerçek’ anılarını, 'kopya' bir filme yüklemişler gibi.
Bir de şu ‘Her’ filminden çıkmış gibi duran holograma alışamadım. ‘Her’de daha iyi duruyordu.
Bardağın yarısı dolu, yarısı boş.
Görüntüler sersemletici.


Oğuzhan Ersümer